Theseus’un Gemisi..

Her yazımda birilerinden örnek verdiğim kanısına kapılıyorsanız haklısınız, ben de yazarken aynı hisse kapılarak yazıyorum ama tarzımı artık biliyorsunuz. Örnekler size bir yol haritası çizmek için var. Varacağınız nokta, başladığınız noktadan her zaman farklı oldu.

Tıpkı başladığınız kişi ile bitirdiğiniz kişinin aynı olmadığı gibi.

Theseus’un Gemisi aslında basit bir felsefi sorudur.

Atinalı bir kahraman olan Theseus, gemisi ile Girit adasında bulunan yarı insan yarı boğa Minotaur’u öldürmek üzere yola çıkar. Bu yolculuk boyunca gemideki eskiyen tahtalar yeni tahtalar ile yer değiştirilerek Girit adasına varılır. Görevini başarıyla tamamlayan Theseus, Atina’yı yönetmek için geri döner. Yol boyunca, Atina Limanı’na varana kadar geminin tüm eskiyen tahtaları yenileri ile değiştirilmiştir.

Bu hikayeyi anıtlaştırmak isteyen halk gemiyi meydanda sergilemeye karar verir.

Soru burada ortaya çıkar.

Yolculuk boyunca sökülen ve atılan eski tahtaları birisi birleştirip ikinci bir gemi yapsaydı; sergilenmesi gereken “gerçek” gemi hangisi olurdu?

Yola çıkan ama artık her parçası değişmiş olan mı? Yoksa eski parçalardan yapılan ama yolculuğu tamamlamayan mı?

İnsan doğası gereği geçmişi anmakla kendini sorumlu hisseder. Elbette yola çıkanın emeği yadsınamaz ama yola çıkmaktan daha zoru eve dönebilmektir. Aslında burada ortaya iki sonuç çıkmakta.

İlki, tüm yol koşullarını hesaplayarak kendinizi bu zorlu yolculukta değişime hazır hale getirmelisiniz. Eğer değişimden korkuyor ya da kendinize sahip olduğunuzdan fazla güveniyorsanız suyu boylarsınız.

İkincisi ise, yola çıktığınız kişi ile limana vardığınız kişi aynı kişi değil. Kibirli olmayın. Varmanın başarı olduğu kadar yola çıkabilmenin de bir o kadar başarı olduğunu, kendinize haksızlık etmemeniz gerektiğini unutmayın.

Sonuç olarak, bana fikrimi sorarsanız Theseus’un gemisi limana başarı ile varandır ancak bu diğer tahtaları değersiz yapmaz. Değişime olan inancınız ve hedefinize olan bağlılığınız sizi başarıya götürdü.

Ama unutmayın, madalya her zaman kazanana takılır.

Oedipus’un Kehaneti..

Son olarak Temmuz 2022’de görüştüğüm eski dostlarım. Arayı açtığımın farkındayım. Başta bloğumdan sonra sizlerden çok özür dilerim. Söz vermiyorum ama mümkün olduğunca tekrar yazmaya devam edeceğimi bir 2026 manifestosu olarak bildiriyorum. Bu yazım bir başlangıç olsun.

Öncelikle yazının konusu için sevgili eşim Canan’a sevgiler..

Oedipus’un kehaneti, geç öğrendiğim ama öğrendikten sonra beni oldukça etkileyen bir hikayedir. Freud’un Oedipus’u olarak da adlandırılan ve adını buradan alan makaleler mevcut. Çok yönlü bir kuram olmasının yanı sıra biz sadece kehanet kısmı ile ilgileneceğiz.

Oedipus’un hikayesi Yunan mitolojisine dayanır. Mitolojiye göre Oedipus, Thebai kralı Laios ile Kraliçesi İokaste’nin oğludur. Çiftimiz, çocukları olduktan sonra geleceğini öğrenmek üzere bir kahine başvurarak bilgi almak ister.

Kahin beklenmedik bir şekilde Krala, oğlunun kendisini öldüreceğini ve annesi olan Kraliçe İokaste ile evleneceğini söyler. Kehanete inanan Kral Laios, kendi oğlunu ormandaki bir mağaraya ayaklarından çivileyerek onu ölüme terk eder. Böylece kehanetten korunacağını düşünür.

Bir çoban Oedipus’u o mağarada ölmek üzereyken görür ve onu kurtarır. Çocuğu olmayan Korinthos kralı Polybos’a götürerek onu evlat edinmesini sağlar.

Ek bilgi, ayaklarından çivilendiği için Oedipus’un ayakları şişmiştir. Çoban onu görünce adını bu sebeple “Şiş Ayaklı” anlamına Oedipus koymuştur.

Hiçbir şeyden habersiz büyüyen Oedipus kendi geleceğini merak ederek bir kahine başvurur. Kahin, Oedipus’a “Babanı öldürerek annen ile evleneceksin” der. Bunun üzerine Oedipus gerçek babasını Polybos sandığı için yaşadığı toprakları terk eder. Kehanetinden kaçmaya çalışan Oedipus yolda bir yabancı ile kavga eder ve “tesadüf” eseri öldürdüğü kişi gerçek babası Kral Laios’tur.

Böylece kehanet gerçekleşmeye başlamıştır ancak o yaşadığı çevreden uzaklaşarak kehanetten kaçtığını düşünür.

Günler geçer. Oedipus, Thebai şehrine gelir. Girişte halka zulmeden ve bilmecesini bilemeyen kişileri parçalayarak öldüren Sphinks adlı bir canavarla karşılaşır. Canavar, Oedipus’a bilmecesini sorar.

“Önce dört sonra iki en son ise üç ayaklı olan şey nedir?”

Kendinde emin bir şekilde “insan” der Oedipus. Emeklerken dört, yetişkinlikte iki yaşlılıkta bastonla üç bacaklı olan şey insandır. Bunun üzerine Sphinks cevabı kabul ederek kendini sonsuza dek yok eder.

Sphinks’ten kurtulan Thebai halkı minnettarlığını göstermek için Oedipus’u Kral ilan eder ve yakın zamanda bekar kalmış Kraliçe İokaste ile evlendirir.

Böylece kehanet gerçekleşmiştir.

Yıllar içerisinde Kral Oedipus ve Kraliçe İokaste’nin çocukları dünyaya gelir ancak bir yandan şehirde salgın baş gösterir. Çare bulamayan Oedipus kahine başvurarak bir çözüm yolu arar. Kahin “Eski Kral Laios’un katili bu şehirde. Onu bul ve şehirden sür. O zaman her şey yoluna girecek” der. Bunu üzerine Oedipus katilin peşine düşer. Bu araştırmada geçmişine dair her şeyi öğrenen Oedipus, aslında gerçek babasını öldürdüğünü ve annesi ile evlendiğini fark eder.

Bunun üzerine önce annesi Kraliçe İokaste intihar eder sonrasında ise Oedipus kendini kör ederek sürgüne gider ve hikaye sonlanır.

Burada size alnımıza ne yazıldıysa o diyerek kaderinize boyun eğmenizi söylemeyeceğim. Aksine size biçildiğini düşündüğünüz hayatı çok fazla düşünürseniz günün sonunda o hayatı yaşamak zorunda kalacağınızı söylemek istiyorum.

Oedipus, eğer kehanete inanıp yollara düşmese, babasını öldürmeyecek ve annesi ile evlenmek durumunda kalmayacaktı.

Size, sizin ne olduğunuzu ya da ne olabileceğini söyleyen insanlara kulak kabartır ve çok fazla ne dedikleri ile ilgilenirseniz onları haklı çıkartacak ve kehaneti gerçekleştireceksiniz.

Kalem ve silgi sizin elinizde.

Siz yazın, siz silin..

Bir İntihar Çeşidi Olarak, Düşünmek..

Zor bir durumun ortasında kaldığımızda, ilk başvuracağımız şeyin beyniniz olduğunu biliyorsunuz. Çünkü sizi o durumdan çıkartacak fikir oralarda bir yerde.

Peki hiç düşündünüz mü, kendi zihninizin sizi aslında gerçek olmayan bir duruma sürükleyerek ölüme kadar götürebileceğini?

Hepiniz plasebo etkisini duymuşsunuzdur. Var olmayan bir şeyin zihniniz yardımı ile varmışçasına düşündürterek sizi kurtardığını, zihninizi olumluya yönelterek sizi iyi ettiğini biliyoruz.

Bugün plasebonun zıttı NOSEBO’yu konuşacağız.

Okuduğum bir hikayeye göre, soğuk hava deposu bulunan bir yük gemisi çalışanı, depo boşaltıldığında ortalığı kontrol etmek amacı ile içeri girer. Onun orada olduğunu bilmeyen bir arkadaşı kapıyı üzerine kapatır. İçeride kalan çaresiz çalışan, sesini duyurmak için son sesine kadar bağırır ancak sesini duyuramaz. Kapıları tekmeler, duvarları yumruklar ancak nafile, çıkış yoktur.  Yere çöker ve dondurucu soğuğun içerisine işlemeye başladığını fark eder. Saatler geçer ve yerde bir taş parçası bulur. Kurtuluşun olmadığını bilen çalışanımız ölümünü arkadaşlarına anlatmak ve sevdiklerine veda etmek için duvara kazıyarak bir mektup yazar. Artık dondurucu soğuktan uzuvlarını hissetmemeye başlar ve derin uykuya dalmak üzere kendini bırakır. Ölmüştür. Birkaç günün ardından tekrar yükleme yapmak üzere geminin diğer çalışanları depoyu açar ve onun ölüsü ile karşılaşırlar. Duvara kazınan mektubu fark edeler ve dondurucu soğuğun onu nasıl öldürdüğünü üzülerek okurlar. Şaşkın ve üzgün ifadelerle birbirlerine bakarlar ve o an fark ettikleri ama aslında çok iyi bildikleri bir durum vardır.

Soğuk hava deposunun soğutucuları içi boşaltıldığında yani ölen çalışanımız içeri girdiğinde çoktan kapatılmıştır ve içerisi oldukça sıcaktır..

Zihniniz var olduğunu zannettiği ama aslında gerçek dahi olmayan şeyleri size gerçekmiş gibi yansıtıyor ve sizi yavaş yavaş işte tam olarak böyle öldürüyor.

Hikaye doğru mu bilinmez ama bu durum “nosebo etkisi” olarak adlandırılıyor.

Çukurda olduğunuzu düşünün. Yukarıdan üzerinize sürekli toprak atılıyor. Öleceğinizi düşünür, çaresiz bekler ve yardım çığlıkları atarsanız sonunda gömülür ve ölürsünüz. Toprağı suçlarsınız. Yine çukurda olduğunuzu düşünür ancak bu sefer ağlayıp sızlanmak yerine üzerinize gelen toprağı ayaklarınızın altına alır yavaşça yükselirseniz sonunda çukurdan çıkar ve yaşarsınız. Ancak bu sefer aynı toprak sizi kurtarmıştır.

İşte tam da bu sebeple zihin kontrolü her şeydir. Araba kullanmayı öğrenmek gibi onu kullanmayı öğrenmelisiniz. Kaza anında doğru manevra trafikte hayat kurtarır.  Tıpkı çaresiz anlarda doğru düşüncenin sizi kurtaracağı gibi.

Kontrolün hep sizde olması dileklerimle..

İbrahim ERTEKİN

 

 

 

 

Hobileriniz Hakkında..

Özellikle pandemi sürecinde evde kaldığımız günlerde kendimize çeşit çeşit edindiğimiz ve bir miktar da olsa bize evde kalmayı çekilir kılan aktivitelerimiz oldu. Daha önce “Ekşi Maya, Bana Bir Şeyler Mi Öğretmeye Çalışıyor?” yazımda size ekmek yapmaya başladığımdan ve bunun bana ekmek yapmanın ötesinde çok daha fazla şey öğrettiğini anlatmıştım.

Sizlerin de eminim kalıcı ya da geçici aktiviteleriniz olmuştur.

İşte biz de bugün hayatımızda kalıcı etkiler bırakan aktiviteler üzerine konuşacağız.

Öncelikle hobi kelimesinin TDK karşılığı ile başlayalım. Aslında hobi kelimesi İngilizce’den hobby kelimdesinden türemiştir. TDK’ya göre ise karşılığı “UĞRAŞI”dır ancak ben bu tanımı çok yetersiz buldum.

Uğraşı, bir ölçüde hobi ile bağdaşsa da yetersiz kalmasının sebebi hangi yönde bir uğraşı olduğunu tanımlayamamasından kaynaklanıyor. Hiç ilginiz olmamasına karşın canınız sıkıldığı için 5-10 dakika ayırdığınız aktivitelere de çocukluğunuzdan yaşamınızın sonuna kadar sizinle gelen aktivitelere de uğraşı demek mümkündür. Ancak uğraşınız bence büyük ölçüde sizi tanımlarsa ancak hobi denebilir. Örneğin, eskilerden gelen şimdilerde ise unutulmuş pul ve eski para koleksiyonculuğu birer hobidir zira emek, zaman ve titizlik gerektirir.

Gelin biraz da ideal hobi başlıkları üzerinde duralım..

Bana göre insanın 3 adet hobisi olmalı. Bu hobiler hayatınızda yalnızca vakit geçirmek amacıyla değil sizi geliştirmek, sosyalleştirmek ve tanımlamak için hayatınızda var olmalılar.

İdeal hobi tanımı için ilk kategori paradır. Öyle bir hobi bulmalısınız ki size para kazandırmalı mevcut kazancınıza ek bir gelir kaynağı yaratmalı ve bu hobiye başladığınız gün olmasa da bir şekilde gelecekte size para kazandırabilir olmalıdır. Örneğin viski şişesi toplamak bir hobi değildir ancak viski koleksiyonu yaratmak bir hobidir çünkü şu anda maalesef ki üretimi olmayan ve açılmamış şişelerde korunan Ankara markalı yerli viskilerin şişelerini 4-5 bin TL’den satışta görmek mümkün.

Benim hobime gelecek olursak ben kripto paralar ile ilgileniyorum. Mevcut durumda bana para kazandırmasa da gelecekte bir şekilde hayatımda olacağını ve ek gelir yaratacağını biliyorum. Zaten yukarıda da örneğini verdiğim viski şişesi gibi zamanında her marketten alınabilir bir şişe yıllar sonra değer kazanıyor. Üzgünüm ancak hobiden para kazanmak bir ölçüde sabır işidir. Burada önemli nokta şudur. İŞİNİZ HOBİNİZ DEĞİLDİR. Eğer bir gün hobiniz işiniz olursa kendinize yeni hobi bulun.

İdeal hobi tanımı için ikinci kategori sağlığınızdır.

Bu madde kısa olacak çünkü benim bu kategoride bir hobim yok. 🙂

Bu kategoride bulunan hobiniz sizi sağlıklı ve formda tutmalı. Bunu yalnızca spor yapmak gibi düşünmeyin. Zihninizin sağlığı da önemlidir. Bu açıdan meditasyon ve yoga gibi sizi sakinleştirerek zihninizi formda tutacak etkinlikleri de hobi olarak sayabilirsiniz.

Üçüncü ve son kategorimiz ise üretkenliktir. Sizin üretkenliğinizi, yaratıcılığınızı ön plana çıkaracak ve düzenli yapılabilir her etkinlik hobidir. Bunu kara kalem resim yapmaktan tutun da tahta oymaya kadar her şeyi dahil edebilirsiniz. Fakat benim gibi çöp adam çizmekten öteye gidemiyorsanız farklı duyularınızın üretkenliğini arttıracak ve hayatınız boyunca sürdürebileceğiniz aktiviteler de birer hobidir. Örneğin gurmelik, müziksel etkinlikler gibi tatma ve işitme duyularınızı geliştirmeye de çalışabilirsiniz.

Ben ise bu kategoride viski tadımcılığını ekliyorum. Evet kısıtlı kaynaklarla henüz 4 adet tadım yapmış olsam da hayatımın sonuna kadar binlerce tadım yapabilirim. (Bana bu hobiyi kazandıran Sayın Dr. Burkay ADALI’ya teşekkürler. 🙂 )

Özetlersek hobileriniz size bir kazanç getirmeli, sizi formda ve zinde tutmalı son olarak da yaratıcılığınızı ve üretkenliğinizi geliştirmelidir. Eğer bu kategorileri doldurur ve hakkıyla sürdürürseniz bir süre sonra sizin böyle tanınacağınızı, bunların size sosyallik ve daha nicesini kazandıracağınızı göreceksiniz.

NOT: yorumlarda hobilerinizi bizimle paylaşırsanız, bu yazıyı okuduktan sonra hobi bulmak isteyen kişilere katkıda bulunabilirsiniz.

İbrahim ERTEKİN

 

 

 

 

10. Kişi

İlk kez duyduğunuz, duyunca kulak arkası ettiğiniz, ne alakası var canım dediğiniz ve muhtemelen ikinci kez duyunca ben bunu duymuştum ama aksiyon almak için geç kaldım dediğiniz şeyler elbet olmuştur.

İşte bu durumu yaşamamanız için bir filmden ilham alarak hayatımın birçok alanında uygulamaya çalıştığım bir düşünce yapısından sizlere bahsetmek istiyorum.

Bu düşünce yapısını kendinizde uygulayabilirsiniz; yanılmaktan, geç kalmaktan ve pişman olmaktan büyük ölçüde kurtulacağınızı düşünüyorum.

Brad Pitt’in başrolünde olduğu “Word War Z” (Dünyalar Savaşı Z) filmini duymuş belki izlemiş olabilirsiniz ama bu detayı farkeden kişi sayısının az olacağını düşünerek sahneyi anlatmak istiyorum. Meraklanmayın spoiler içermeyecek.

Baş rolümüz, dünya zombi istilasından kırılırken zombi salgını yayılmaya başlamadan hemen önce ilk önlemlerin alınmaya başladığı Kudüs şehrine gider. Amacı tüm dünya henüz salgını bile duymamışken bu şehirde neye göre ve nasıl önlem almaya başladıklarını araştırmaktır. Orada fikri geliştiren kişiyle buluşur ve bunu sorar. Gelen cevap benim size aşılamak istediğim düşünce yapısının temellerini oluşturur. Halk konseyi sayılabilecek ve 10 kişiden oluşan bir grup olası tehditleri görüşmek üzere toplanır. Bu kurul aldığı karar gereği eğer üyelerin 9’u aynı fikride ise şartlar ve konu ne olursa olsun 10. kişinin bu durumun tersini araştırması ve olasılıkları değerlendirmesini zorunlu tutmuştur. Daha önce kurulun oy birliği ile görmezden geldiği olayların başlarına gelmesi ortaya böyle bir fikrin çıkası zorunluluğunu getirmiştir. Konuya dönersek zombi kelimesini 9 kişi görmezden geldiği için 10. kişi olabilirliğini araştırır ve elde edilen sonuçlar ve alınan önemlerle herkesten önce önlem almalarını ve diğer ülkelere nazaran daha çok dayanmalarını sağlar.

Peki ne alaka bu?

Biz tek kişiyiz 10 kişi değiliz ki dediğinizi duyar gibiyim.

Evet 10 kişi değilsiniz ama başına gelecek şeyleri önlemek ya da kaçacak fırsatları vaktinde değerlendirebilmek için gerekirse 10’a bölünmek zorundasınız.

Birisi size bir uyarıda bulunuyorsa hemen görmezden gelmek yerine olabilirliğini araştırırsanız çeşitli olasılıkları önceden tespit eder ve gerekli önlemleri alabilirsiniz ya da birisi size bir fırsattan bahsediyorsa hemen dolandırılacağınızı düşünerek fikirden uzak durmak yerine olabilirliğini araştırırsanız herkesten önce gerekli aksiyonu alıp hayatınızın gidişatını değiştirebilirsiniz. (1 BİTCOİN = 45 bin $ = 343 bin ₺)

Örnekler uzar ancak bu düşünce sistemini hayatınızda uygulayabilirseniz büyük ölçüde keşke demekten kurtulacağınızı garanti edebilirim.

Üzülerek dile getirmek istiyorum ki bu yanılgıya düşen çevremde birçok insan var. Bazı zamanlar ben de dahil başımıza gelecekleri önceden gelen uyarılara rağmen görmezden geliyoruz. Eğer sinir bozucu şekilde birisinin size “BEN DEMİŞTİM!” demesini istemiyorsanız, geç olmadan 10. kişi siz olun ve olasılıkları değerlendirmeye bugün başlayın..

İbrahim ERTEKİN

2020’nin Son Dersi

İster x, ister y, isterseniz de z kuşağı olun tartışmasız hepimiz için unutulmayacak bir yılı geride bıraktık. Yıllardır çok tatil az okul diyen öğrenciler tatilden, iş bitse de eve gitsem diyenler de evden sıkıldı. Ofislerinizi, okullarınızı özlediniz. Belki bir süre daha böyle devam edeceğiz ama geçtiğimiz her yılda olduğu gibi bu günler de geçecek. Belki de yaşanmamış gibi olacak. Yine okulunuzdan, işinizden şikayet etmeye başlayacaksınız. Bunları zaman gösterecek..

Hepinize 2021’de sağlıklı, başarılı, hayallerinizi gerçeğe dönüştürdünüz, sevdiklerinizle güzel seneler diliyorum. Dilerim gelen gideni aratmaz..

2020’nin son ve en kısa dersini beğenilerinize sunuyorum..

Bazen öğrenmek için incinmeli, büyümek için düşmeli, kazanmak için kaybetmelisiniz. Çünkü dünyanın en iyi öğreticisi çektiğiniz acılarınızdır..

İbrahim ERTEKİN

 

 

 

 

KİMSİN SEN?

İnsanoğlu varolduğu günden beri bir şeyleri tanımlama isteğiyle bugünlere kadar geldi. Tanımladığının altına kendi imzasını, tanımlayamadığının ise avuç açtığı Tanrı’sının imzasını attı. Tanımlananları sorgulamıyor ve tanımlanamayanlara merak duyuyor, anlamaya çalışıyoruz. Peki size her gün gördüğünüz ama asla tanımlama ihtiyacı duymadığınız bir şey var desem?

Sabah, öğle ve akşam onlarca kez görüyor ama asla sorgulamıyorsunuz..

Bir tahmininiz yoksa ben söyleyeyim, sizden bahsediyorum. Daha doğrusu kendinizden..

Evet dönem dönem hepiniz kendinize sormuşsunuzdur birisi size kim olduğunuzu sorsa kendimi nasıl tanımlarım diye ya da uyduruk bir kişilik testinde sorulan sizi tanımlayan üç kelime sorusu için bir şeyler düşünmüşsünüzdür. Peki gerçekten siz kimsiniz?

Kuşkusuz bir gerçek ki tarihin belki de en zor sorusudur çünkü siz olmak istediğinizi düşünür ama olduğunuzun arkasına saklanırsınız. Korkusuz olduğunuzu söylersiniz ta ki en derinlerinizde varlığından haberdar olmadığınız korkularınızla yüzleşene dek, yenilmez olduğunuzu düşünürsünüz ta ki daha önce darbe almadığınız yerinizden darbe alana dek. Liste uzar gider ama gelin size bir paradokstan bahsedeyim..

Usta Zhuang paradoksu..

Usta Zhuang bir sabah uyandığında aklında cevapsız bir soru dönüyordur. Onu düşünceli gören bir arkadaşı durumunu sorar. Usta, gece bir rüya gördüğünü ve rüyasında kelebek olduğunu söyler. Ve can alıcı soruyu sorar.

Ben rüyasında kelebek gören bir insan mıyım yoksa insan olduğunu gören bir kelebek mi?

Soru basittir lakin bir cevap var mıdır? Bilinmez..

Eğer bir kelebek gibi özgür ve kanatlanıp uçabilirmiş gibi hissediyorsanız neden hem insan hem de kelebek olamayasınız?

Ben size farklı bir bakış kazandırmak istiyorum..

Başta da bahsettiğim gibi anlamlandıramadığınız her şeyi tanımlamaya çalışıyorken kendinizi umursamıyorsunuz. Ancak kendinizi tanımlayamazsanız başka şeyleri nasıl tanımlayabilirsiniz ki?

Sahip olduğunuz şeylerin sizi tanımlamasına izin vermeyin. Kanatlarım yok ki kelebek olayım demek yerine bir kelebek olsam ne yapardım sorusunu sorun kendinize. Özetle siz aynaya bakınca ne görüyorsanız öyle olmak yine sizin elinizde. Aynada acınası ve asla düştüğü yerden kalkamayacak bir insan görüyorsanız, dost acı söyler aksi asla gerçekleşmeyecek..

Kendinizi kalıplara sokup toplumun ya da kavramların sizi basite indirgemesine ve gruplandırmasına izin vermeyin..

Siz inatla ben kelebeğim dediğinizde insanlar size sen tırtılsın diyorsa sadece kozadan çıkacağınız ve güzelliğinizle onları büyüleyeceğiniz günü bekleyin. Göründüğünüz kişi değil gördüğünüz kişi olduğunuzu unutmayın..

İbrahim ERTEKİN

Yaşam Yadigarları..

Harry Potter hayranlarının başlığı anımsayacağını tahmin ederek yazıma başlamak istiyorum. 🙂

Seriyi bilmeyenler için,

Harry Potter serisinde geçen ölüm yadigarları hikayesine göre; dünyanın en güçlü asası olan mürver asaya, düşmanlardan kaçmanızı sağlayacak görünmezlik pelerinine ve son olarak sevdiklerinizi hayata geri döndürmek için diriltme taşına sahip iseniz siz ölümün efendisi olursunuz ve hayatta kimse size karşı duramaz.

Bu hikayeden yola çıkarak bugün size nasıl günümüz dünyasında “YAŞAMIN EFENDİSİ” olursunuz bunu anlatmak istiyorum.

İlk yadigarımız “PARA”..

Doğduğumuz andan öldüğümüz ana kadar bizi hayatta tutacak maalesef ki varlığının dert yokluğunun yara olduğu kağıt parçası. Yaşamımızın çok önemli zamanlarını, çok özel günlerini bir kağıt parçasını kazanmak uğruna harcasakta kabul etmek gerek ki istediklerimizi elde etmenin tek yoludur. Size paranın bir önemi yok diyenlerin haksız olduğunu düşünüyorsanız düşünmeyin çünkü önemli olan paranın satın alacaklarıdır.

İkinci yadigarımız “STATÜ”..

Karakterinize değil isminizin başına yazılan, sahip olmak için yıllarınızı harcadığınız ve her değiştiğinde daha çok para kazandığınız bir simgedir. Geçicidir. Ya ilk hatanızda ya da emekliliğinizde elinizden alınır. Ama toplumda önemli bir saygınlık kazanmak istiyorsanız bir statüye sahip olmalısınız.!

Üçüncü yadigarımız “ZAMAN”..

Sanıyorum ki düşünmeden ve bol keseden harcanan sahip olduğumuz tek şeydir. Paramızı sayarız, ekmeğimizi sayarız ama zaman sadece akıp giden bir rakamlar zinciridir. Nasıl harcayacağımızı düşünmez ve yokluğunda kitlenip kalırız. Unutmayın bir gün 24 saattir ama herkese 24 saat gibi gelmez.

Dördüncü ve son yadigarımız “SAĞLIK”..

Sonlar hep en önemlidir bilirsiniz. Sağlığınızın yokluğunda ilk üçünün hiç bir önemi yoktur çünkü ne harcayacak paranız, ne isminizin başındaki ünvanın, ne de sahip olduğunuz zaman onu size geri getiremez. Başka bir değişle sağlığı satın alamazsınız. Sağlığınızın kıymetini kaybedince anlamayın.

Ve bu kadar. Eğer bu dördüne aynı anda sahipseniz siz YAŞAMIN EFENDİSİ olursunuz. İstediğiniz her şeyi alacak ve kullanacak vaktiniz vardır. Bir de sağlığınız yerinde ise değmeyin keyfinize.

Ama size bir itirafta bulunayım oralarda bir yerde beşinci bir yadigar var.

SEVDİKLERİNİZ..

Onlarla harcayamayacağınız paranın, onlarla kutlayamacağınız statünün, onlarsız geçen zamanın ve onların şahit olamayacağı sağlığınızın bir önemi yoktur.

Şimdi size soruyorum.

Efendi mi olmak istiyorsunuz yoksa mutlu ve huzurlu mu?

Cevabınız mutlu ve huzurlu olmak ise paranın ve statünün peşinden değil sevdiklerinizin ve sağlığınızın peşinden koşun..

İbrahim ERTEKİN

 

 

Unutmak..

Bu gün okuyacağınız yazıda sizlere beyninizin hayatınızın gidişatıyla nasıl oynadığından bahsedeceğim.

Eski bir türk ata sözünü sizlere hatırlamak istiyorum.

Hafıza-i Beşer Nisyan ile Malüldür.

Yani kısaca “insan beyni unutmaya yatkındır” anlamına gelir.

Bu söze katılmamak elde değil çünkü gözlerimizi açtığınız andan bu güne kadar her şeyi hatırlamamız mümkün değildir. Bazen unutmak bir zulüm olabilir. Hangimiz özel bir günü son dakika hatırlamadık ki değil mi? 🙂

Lakin unutmak bir lütuftur. İnsanın kendine verebileceği en güzel hediyedir. Hayat size her zaman virajsız bir yolda okyanus manzarası sunmaz. Bazen öldüm dersiniz, bunu atlatamam dersiniz, bu asla gözümün önünden gitmez dersiniz ama öyle bir zaman gelir ki bu cümleleri neden söylediğinizi hatırlamakta güçlük çekersiniz. İşte böyle zamanlarda kendinize teşekkür etmeniz gerekiyor.

Asıl sorun bunu kendi kontrolünüzde nasıl yapacağız? Güzel anıları değil de kötü tecrübeleri nasıl unutacağız?

Yenilikler unutmanın en önemli ilacıdır. İnsan beyni yeni şeyleri öğrenmek için geriye dönük anılardan silmek zorundadır. Beyninizi depo olarak düşünün yeni şeylere yer açmak için eskilerden kurtulmak zorundasınız. Beyin bu silme işlemini rasgele yapacaktır ancak siz onu yönlendirirseniz kötü anılardan kurtulmanız mümkün olabilir.

Yaşadığınız her kötü anıya karşılık onlara denk yeni anılar kazanırsanız beyniniz eskileri gereksiz görecek ve geriye dönük olanları silecektir. Yani siz hafızanızı yeni ve iyi anılarla beslerseniz kötü anılar, eskileri hatırlatacak kötü anılarla beslerseniz iyi anıları unutmaya mahkumsunuz.

İnsan doğası gereği kötüye yatkındır. Kötü olayları nedense hayatımızda ölüm kalım meselesi haline getirken iyi olaylar sanki yokmuş gibi yaşarız. Bu durumda beynimizin iyileri önemsiz kötüleri ise önemli görmesine sebep olabilir.

Sizle ilgili her şeyin kontrolü sizde olduğu gibi hafızanızın da kontrolü sizdedir. Direksiyonu doğru yöne çevirmek size kalmış.

Yaşamınız boyunca iyi anılar biriktirebilmeniz dileklerimle..

İbrahim ERTEKİN

Not: Bu yazı 15 Temmuz 2017’de yazılmış olup henüz hazır olmadığı için o zaman paylaşılmamıştır. Zamanın, biliyorum dediklerinizi nasıl şekillendireceği oldukça enteresandır.